26 Kasım 2014 Çarşamba

Kurum Felsefesi

by karamanni  |  in kimlik at  09:45:00

Kurum felsefesi, kurumun değer, tutum ve normlarından, amacından ve tarihinden meydana gelmektedir. Bir kurumda faaliyet gösteren insanların içe ve dışa yönelik tüm davranışlarının sosyal nedenini ve bunların oluşturulmasını kapsamaktadır (Ouchi 1996).

Kurum felsefesi”, bir kurumun faaliyetlerinde izlediği temel ilkeler, düşünsel modeller, değerler ve ahlâki kuralların toplamıdır (Gemlik 2007).

Kurum felsefesi; Kuruluşun gelişmesi ve ortaya çıkışı için kuruluş yönetimi tarafından arzulanan ve çabalanan hedef düşüncelerini ve işletme temellerini kapsar (Bulut 2003). Örgüt içinde var olan ideolojilere işaret eder. Bu ideolojiler, kurum içinde tüm çalışanların davranışlarına yansır ve neticede kurum imajını etkiler (Şişman 1994).
Kurum felsefesi aynı zamanda kurumun misyonuna, vizyonuna ve politikalarına temel oluşturmaktadır. Politika, “belirli durumlarda grubun her üyesinin diğer üyelerce önceden öngörülebilen şekilde davranmasını sağlayan, karar vericilere yol göstererek bugünün ve geleceğin kararlarına temel oluşturan ortak görüş” şeklinde tanımlanmaktadır (Taşkıran 1999). İşletme yönetimi alanında politika, “yöneticilere karar vermelerinde rehberlik eden bir ilke veya ilkeler dizisi” anlamına gelmektedir (Dinçer 1994). Politikalar; kurumların, çalışanların davranış ve kararlarına yönelik olan resmi tutumudur (Elma 2000). Kurum imajının şekillendirilmesi sürecinde kurumun formel politikaları önemli bir yer tutmaktadır.
Misyon, kurumun insani amaçlarla var olmasının temel nedeninin kısa bir şekilde ifade edilmesidir. Misyon şu üç temel sorunun karşılığını verir: “Kurum ne yapacak? Kimin için yapacak? Niçin yapacak?” (Abell 2006). Misyon, “örgütlerin varlık nedenlerini açıklamak veya işletmelerin kendilerini ne tür bir işletme olarak görmek istedikleri” şeklinde tanımlanabilir (Eren 2010). Hizmet yönelişli olmak, üretim yönelişli olmak, maliyet yönelişli olmak, kalite yönelişli olmak vs birer misyon alanıdır. Vizyon, ulaşıldığında değişebilir. Misyon ise kurumun varlık nedeni değişmediği sürece aynı kalır (Uydukurdu internet 2008). Misyon, hem iç hem de dış müşterilere kurumsal kimliği yansıtan önemli bir araçtır. Misyon beyanları, kurumun kimliğinin yapılanmasına gerekli bir yardımcı olarak görülür. Kurumsal kimlik programlarının başlama noktası olarak misyon ele alınabilir (Leuthesser 1997).
Vizyon idealleri yansıtır ve gelecekte neler olabileceği veya geleceğin nasıl şekilleneceği konusunda somut bir fikir verir (Abell 2006). Vizyon, bir işletmenin değerlerini, içinde bulunduğu durumu, ulaşmak istediği hedefleri belirleyen ve çalışanları ortak bir amaç etrafında bütünleştirerek işletmeyi arzulanan geleceğe doğru yönlendiren bir süreçtir. Bu süreç, işletmenin veya herhangi bir topluluğun gelecekte bu günden daha iyi olmasını hedefleyen, gerçekçi ama erişilemeyecek gibi görünen yükseklikte olmasını amaçlayan bir süreçtir (Toygar Börekçi İ.Ö.O. internet 2008).

Kurum felsefesi, kurum imajını ve ününü oluşturacak olan kurumsal karakterlerin toplamıdır. Bu karakterler entelektüel ve davranışsal karakterler (sunulan ürünler, inançlar, teoriler, kültürel değerler vb.) olabilir. Sosyal kültürel, akademik felsefeler topluma moral, entelektüel ve kültürel bakımdan katkıda bulunur (Borgmann 1995). Kurum felsefesini oluştururken bu konulara dikkat edilmesi gerekir.



Neslihan DERİN- Erkan T. DEMİREL

Kurum Kimliği

by karamanni  |  in kimlik at  09:42:00

Tıpkı insanların olduğu gibi, kurumların da, kendilerini diğerlerinden farklı kılan bir kimlikleri, karakterleri, fazilet ve hasletleri vardır. Bu görüşler, kimliklerin sadece insanlara özgü olmadığını, toplumsal hayatın içinde çeşitli roller üstlenmiş olan çeşitli örgüt, kurum veya kuruluşların da kendilerine özgü bir kimlik taşıdıklarını ortaya koymaktadır (Bakan 2005). Kimlik, “herhangi bir nesneyi belirlemeye yarayan, onu türdeşlerinden ayıran özelliklerin bütünüdür”. Kimliği olmayan firma da müşteri gözünde yok demektir. Bir kurumun kendisini temsil etme biçimlerinin bütünü, o kurumun kimligini oluşturur. “Kurumun kendisini temsil ederken nasıl algılanacagına yön veren aktivitelerin bütünü” ise kurumsal kimlik süreci olarak tanımlanmaktadır. Kurumsal kimliğin öncelikli olarak dışa yansıyan yüzü amblem, logo, kartvizit, mektup kağıdı vb. unsurlardır. Fakat, bir kurumsal kimliğe sahip olabilmek için bunlardan da önce, kurum olmak gereklidir (Öztürk 2006).
Yukarıda da görüldüğü gibi bir örgütün bütün maddi ve manevi unsurlarının ifade biçimi kurumun kimliğini oluşturmaktadır. Maddi varlıklardan, manevi varlıklara kadar var olan her şeyin ifadesi o kurumun var olma, kendini ifade etme biçimidir (Bulut 2003).
Kurum Kimliğini Oluşturan Unsurlar

1- Kurum felsefesi
2- Kurumsal davranış
3- Kurumsal görünüm 
4- Kurumsal iletişim
5- Kurumsal kalite


Neslihan DERİN- Erkan T. DEMİREL

Kurum İmajı Yaratmada Sosyal Sorumluluk Anlayışının Önemi

by karamanni  |  in Sponsorluk at  09:18:00
Abstract
Today, social responsibility understanding is a main asset of companies. More and more, consumers are choosing products they believe to be environmentally safe. They are turning to and supporting companies perceived to be socially responsible. Buying decisions are based on factors like a product’s disposal safety and whether or not a product was manufactured without causing pollution. Social responsibility is a fact that has to be accepted by business people who want to stay in business. Companies who have social responsibility understanding will have great reputation in business environment. By having social responsibility understanding, companies can create strong corporate images. By this way, they can differentiate themselves from competitors. It is a must if you want to survive in this global world.
Küreselleşmeyle birlikte bilgi bombardımanına uğrayan ve seçim yapmakta zorlanan tüketiciler, sayısız ve birbirinden pek farkı olmayan seçenekler arasında karar vermede daha çok duygularına ve deneyimlerine göre davranmaya başlamışlardır. Bu da kurum imajı oluşturmada, hedef kitlelerin duygusal ihtiyaçlarına Önem verilmesi gerektiğini gündeme getirmiştir. Böylece ‘soyut imaj’ adı verilen, hedef kitlelerin duyguları ve tecrübeleriyle oluşan bir imaj türü ortaya çıkmaktadır. Günümüzde güçlü bir kurum imajı; iç imaj, dış imaj ve soyut imaj kavramlarının toplamında bugünkü anlamına kavuşmaktadır.

Güçlü Bir Kurum İmajı Yaratmanın Yolları ve Soyut İmaj Kavramı
‘Creating A Million Dollar Image For Your Business’ adlı kitabın yazarı Bobbie Gee; müşterilerle ve çalışanlarla iletişimde etkili olmak, müşterilerin ve çalışanların işletmeye güven oluşturmasını sağlamak, müşterilerle ve diğer hedef kitlelerle duygusal bir bağ kurmak amacıyla güçlü bir kurum imajı yaratmak için 4 unsurun gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Bunlar;
1.      Alt yapı kurmak
2.       Dış imaj oluşturmak
3.       İç imaj oluşturmak
4.        Soyut imaj oluşturmak olarak belirtilmektedir.
Günümüzde güçlü ve etkili bir kurum imajı yaratmak için, işletmelerde bir alt yapı kurduktan, görselliğe dayanan dış imajı oluşturduktan ve çalışanlara yönelik iç imaj çalışmaları yaptıktan sonra yapılması gereken en önemli ve en son aşama, müşterilerle duygusal bağlantı kurmayı sağlayan “soyut imaj” oluşturmaktır. Geleneksel imaj programları, tamamen işletmenin dış imajına ve imajın görsel yönüne odaklanmaktadır. Ancak günümüzde araştırmalar, müşterilerin işletme hakkındaki duygularım içeren soyut imajın; işletmeni« uzun dönemli üne kavuşmasında, görsel ve somut elemanların yaptığından daha önemli etkileri olduğunu göstermektedir.
Karar vermede 85/15 adı verilen formüle göre; günümüzde genellikle kararlar %85 oranında duygularla, %15 oranında ise mantıkla alınmaktadır. Kararlar alınırken gerçekler de kullanılmaktadır ancak genellikle kararlar, duygusal nedenlerden yana alınmaktadır. Günümüzde başarılı satış elemanları ve iş adamları bu prensibi çok iyi anlamakta ve uygulamaktadırlar. Eğer insan egosunun duygusal karar verme üzerinde bir etkisi olmadığı düşünülüyorsa, her sene binlerce dolar değerindeki imaj ürünleri satılamazdı. Bu mantıkla, araba üreticileri de bu prensibe büyük önem vermektedirler. Örneğin, Amerikan halkı araba alırken
Öncelikle stiline, dizaynına ve rengine bakmaktadır. Çünkü bu özellikler, fonksiyonel ve mekanik nedenlerin yanısıra, doğrudan duygulara hitap etmektedir.
Soyut veya manevi imaj, duygularla ilişkisi olan her şeydir. Soyut imaj, müşterilerin ve halkın duygusal boyutu ve egosuyla ilişki kurmadaki başarısıyla ilgilidir.
Bu konuda Robert Ranson; “Eğer insanların duygularını ele geçirirseniz, akıllan ve cüzdanları duygularını takip edecektir” diyerek, günümüzde iş hayatında başarıda hedef kitlenin duygularının önemine değinmektedir.
Soyut imaj; müşteri tatmini ve sadakati yoluyla ve kurumun sosyal sorumluluk sahibi bir kurum olduğunun hedef kitleler tarafından algılanmasıyla oluşturulmaktadır.
Soyut İmaj Yaratmada Sosyal Sorumluluk Anlayışının Önemi
Soyut imaj oluşturmada; sosyal sorumluluk sahibi bir işletme olmanın önemi büyüktür. Küreselleşmenin sonucu olarak işletmelerde yaşanan değişimler, işletmeleri sadece üretim yapan ve bunun sonucunda kar elde eden kuruluşlar olmaktan çıkarmaktadır. Küreselleşmeyle birlikte yaşanan değişimler, günümüzde işletmelerin ekonomik olduğu kadar, aynı zamanda sosyal bir misyonu bulunduğu gerçeğini ortaya çıkmaktadır. Rekabet avantajı yakalamak için farklılık yaratmanın zorunlu olduğu bir çağda, işletmelerin sosyal sorumluluk bilincine sahip olmaları, çok önemli bir farklılaşma kriteri olmaktadır.
Russ Ackoff; “Kar, oksijen gibidir. Eğer yeterli değilse fazla yaşamazsınız, ama yaşamanın sadece nefes alıp vermek olduğunu düşünüyorsanız, birşeyleri kaçırıyorsunuz”  diyerek işletmelerin sadece mal üretip, sonuçta kar elde eden kuruluşlar olmaktan çıktıklarını, toplumsal sorumlulukları olan kuruluşlar haline geldiklerini ifade etmektedir. Kâr bir işletme için önemlidir. Ancak kuruluşun amacı hakkında bir fikir verememektedir. Ford ve AT&T gibi şirketlerin kurucuları, bir iş iyi yapıldığında, paranın kendiliğinden geleceğine inanmaktadırlar. Başarılı bir iş yaşamının özünde, toplumsal bir misyon vardır. Önemli olan, birilerinin hayatında fark yaratabilecek bir şeyler yapmaktır. Uzun vadede zenginliğini sürdürmek isteyen kuruluşların, toplumsal sorumluluk anlayışına sahip olmaları ve içinde yaşadıkları toplum için bir şeyler yapmaları gerekmektedir.
Sosyal sorumluluk; bir işletmenin ekonomik ve yasal koşullara, iş ahlakına, işletme içi ve çevresindeki kişi ve kurumların beklentilerine uygun bir çalışma stratejisi ve politikası uyguîamasıdır.
Bir başka tanıma göre kurumsal sosyal sorumluluk; hem bir bütün olarak toplumun refahını, hem de organizasyonun menfaatini arttırıcı ve koruyucu faaliyette bulunmayı gerektiren yönetimsel bir görevdir. 50 yıl Önce Robert Wood Johnson tarafından Credo olarak adlandırılan ve Johnson&Johnson Şirketi’nin çalışanlarına, hissedarlarına ve toplumun bireylerine sunulan bir bildiri; işletmelerde sosyal sorumluluk anlayışının başlangıcı sayılabilmektedir.
Günümüzde işletmelerin, sosyal sorumluluk bilincine sahip işletmeler olmak zorunda olduklarına inanan Anthony Bums bu konuda şöyle demektedir: “Sosyal sorumluluk yoluyla iş yapmak, sadece yapılacak doğru şey değildir. Aynı zamanda iyi bir iştir. Böylece insanlar için çalışması iyi bir yer olan işletme, kaliteli çalışanları da etkileyecektir. Etik kurallara uygun iş yapan kurumlar, daha fazla müşteriyi etkileyecektir.” Diğer yandan kalite, hizmet ve fiyat hızlı değişen rekabet ortamında kurumlan farklılaştırmada daha az öneme sahip olurken, sosyal sorumluluk faktörü daha fazla öneme sahip olmaktadır.
Küreselleşmeyle birlikte sosyal bilincin arttığı günümüzde; güçlü, uzun vadeli ve etkili bir kurum imajı yaratmak için, sosyal sorumluluk anlayışına sahip bir kurum olmak gerekmektedir. Sosyal sorumluluk anlayışına sahip kurumlar, hem çalışanları, hem de müşterileri tarafından saygıyla söz edilen, güven duyulan kurumlar olarak algılanacaktır. Bu algılamalar sonucunda, kurumlar hakkında güçlü bir imaj elde edilecektir. Bu amaçla işletmeler, eğer çevreye karşı sorumlu organizasyonlar olarak ün kazanarak güçlü bir kurum imajı oluşturmak istiyorlarsa, üç çeşit çözüm uygulamalıdırlar. Buna göre;
Birinci olarak; üst yönetim, çevreye karşı hassas olacaklarına ve çevre için birtakım girişimlerde bulunacaklarına dair doğru taahhütlerde bulunmalıdır.
İkinci olarak; çevrecilik bütün işletme tarafından bir iş yapma yolu olarak benimsenmelidir. Bir ürünün yaşam döngüsü boyunca sağlık, güvenlik ve çevreye yaptığı etkileri göz önünde bulundurmak gereklidir.
Son olarak işletme, çevreyi geliştirecek ve korumaya yardım edecek yeni ürünler ve yeni yöntemler geliştirmelidir.
1994’te Amerika’da kurum imajı hakkında tüketici tutumlarını konu alan bir araştırma yapılmıştır. Bu araştırma, kurum imajı yaratmada işletmelerin sosyal sorumluluk sahibi olmalarının önemini açıkça göz Önüne sermektedir. Bu araştırmaya göre; tüketicilerin %70’i indirim oranı ne olursa olsun, sosyal sorumluluk sahibi bir kurum olarak algılanmayan bir kurumla iş yapamayacaklarını söylemişlerdir. Amerikan tüketicileri hala fiyat, kalite ve hizmet unsurlarıyla son derecede ilgilidirler. Fakat aynı zamanda bir kuruluşun nasıl iş yaptığıyla, çalışanlarına nasıl davrandığıyla, çevreye karşı sorumlu olup olmadığıyla da ilgilenmektedirler. Kurumun imajı günümüzde hedef kitleleri, daha önce olduğundan daha fazla ilgilendirmektedir. Çünkü potansiyel tüketiciler, satın alma kararlarını, kurumların artan ününe ve sosyal bilincine göre vermektedirler. Araştırmanın bir diğer sonucuna göre; tüketicilerin bir kurumla iş yapmaktan iki nedenle vazgeçmektedirler. Bunlar, kötü hizmet ve etiğe uygun olmayan davranışlardır. Diğer yandan çoğu bireyler çalışmak için kurum seçimi yaparken, bireylerin kararlarını etkilemede, sosyal sorumluluk faktörleri önemli olmaya başlamıştır. Kurumun sosyal sorumluluğu, bu yüzden kaliteli çalışanları etkilemede ve işe almada büyük rol oynamaktadır.
Sosyal sorumluluk anlayışının önem kazanmasıyla birlikte tüketiciler, artık çevre açısından güvenli ürünleri tercih etmektedirler. Tüketiciler çevreye karşı sorumlu olan kurumlan desteklemektedirler. Satın alma kararları, ürünün çevre kirliliğe yol açıp açmadığı gibi faktörlere bağlı kalmaktadır. Araştırmalar göstermektedir ki; tüketicilerin yaklaşık olarak %50’si çevre için zararlı olduğunu düşündüğü ürünleri boykot etmektedir. Ayrıca Amerikalıların %80’i çevreyi korumanın, fiyatları indirmekten daha önemli olduğunu ifade etmektedir. Günümüzde çevreye olan ilgi, kültürün kaçınılamaz bir parçası haline gelmektedir. Bu, iş hayatında başarılı olmak isteyen işletmelerin kabul etmesi gereken bir gerçektir. Diğer yandan Almanya’da otomobil üreticileri; yeni araba yapımında %25 oranında geri dönüşümlü materyal kullanılmasını istemektedirler.
Diğer yandan İngiltere’de Research International’m 1997 yılında, Community in the Business için yaptığı bir çalışmada ortaya şu sonuçlar çıkmıştır:
Tüketicilerin %86’sı, dünyayı daha iyi yaşanacak bir yer haline getirme yönünde uğraş verdiklerine inandıkları şirketler hakkında daha olumlu bir imaja sahip.
Tüketicilerin %61’i diğeri iyi bir sosyal amaçla ilişkiliyse perakendeciyi değiştirebilir.
Tüketicilerin %64’ü sosyal sorumluluk kampanyalarının, kurumsal faaliyetin standart bir parçası olması gerektiğini düşünüyor.
Tüketicilerin %64’ü bir sosyal amaçla ilişkili bir ürün için biraz daha fazla Ödemeye razı- ortalama %5 daha fazla
Nüfusun %20’si doğru sosyal amaç için %10 daha fazla ödemeye razı.
Tüketicilerin %37’si üretici şirketi sevmediği için ürünü almayı her zaman reddediyor.
General Motors’ım başkanı Roger B. Smith, sosyal sorumluluk hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getirmektedir: “Günümüzde yaşanılan çevrenin geleceğine olan ilgi, halkın gündeminde en önemli konu haline gelmiştir. General Motors gibi şirketler, ürünlerinin ve yöntemlerinin çevre üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirmek için herşeyi yapmaya hazır olmalıdır. Müşterilerin, çalışanların ve geniş çapta toplumun yaşam kalitesini arttırmak için özel bir sorumluluğa sahip olduğumuza inanıyoruz. Bu sorumluluk kaliteli ürünler üretmenin ötesindedir. Bu, işimizi en iyi etik standartlara göre yönetmeyi, çalışanlara adil ve dostça davranmayı ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yardım etmeyi de içine almaktadır.”
Çevreye karşı sosyal sorumluluğunu, kurum imajıyla birleştirmiş şirketlere en iyi örnek Body Shop’tur. Anita Roddick, ilk defa Büyük Britanya’da kurulan ve sonra dünyaya yayılan kozmetik dükkanları zinciri olan “The Body Shop”un kumcusudur. Şirketi pazarlama ve reklamdan kaçınmasına rağmen, Roddick çok başarılı olmuştur ve Büyük Britanya’nın en zengin dördüncü kadım olmuştur. Roddick’e göre; onun işi iki şeyle ilgilidir. Bunlar; sosyal değişim ve sosyal doğruluktur. Roddick, kazanç sağlamak için bu iki konuyu öne çıkarmıştır. Balinaları korumak, kozmetik ürünlerin hayvanlarda test edilmesine son vermek ve evsizlere yardım etmek için projeler geliştirmiştir. Aynı zamanda çalışanlarına bazı konular hakkındaki tutumunu iletmekte ve onlardan haftanın iki saatini, toplum için gönüllü işler yaparak geçirmelerini istemektedir. Böylece çalışanlar The Body Shop’un, hedef kitleler üzerinde olumlu bir sosyal etki yapması ve olumlu bir imaj kazanabilmesi için yardım etmektedirler. Body Shop’tan alışveriş yapan tüketiciler, bu alışverişten iki fayda sağlamaktadırlar;
      Ürünlerin, hayvanlar üzerinde denenmemesinin ve ürünlerin en doğal malzemelerden üretilmesinin rahatlığı,
     Çevresel amaçlara bireysel katkıda bulunmanın verdiği kişisel tatmin ve sosyal faydalar.
1993 yılının Mayıs ayında dünyanın en büyük giyim şirketlerinden biri olan Levi Strauss Company, Çin’den yaptığı bütün satın almaları durdurduğunu açıklamıştır. Bunun nedeni olarak da; Çin’de insan haklarının çiğnenmesini ana sebep olarak göstermiştir. O tarihte Levi Strauss’un, Çin’de otuz adet anlaşmalı bağlantısı bulunmaktadır. Bu davranışıyla sosyal sorumluluk duygusuna sahip bir işletme olduğunu gösteren Levis’ın geri çekilişi, Çinlilerin hemen hemen köle sayılacak iş gücü kullanma politikalarını yeniden gözden geçirmelerine neden olmuştur. Burada Levi Strauss, sosyal sorumluluk sahibi bir kuruluş olduğunu göstermiştir. Diğer yandan tüketiciler, sosyal sorumluluk anlayışını yerine getiren bu işletmeye karşı iyi duygular beslemeye başlayacaklardır. Bu da sonuçta işletmeye güçlü bir imaj olarak geri dönecektir.
Görüldüğü gibi sosyal sorumluluk, işletmelerin yaşadıkları toplumlara ilgi gösterdiklerini vurgulaması için bir zorunluluk haline gelmiştir.
Ayrıca Cadbury Schweppes Yönetim Kurulu Başkam Sir Dominic Cadbury’nin 1996 yılında, Business in Community tarafından gerçekleştirilen sosyal sorumluluk Kampanyası’nın Başkanlığı’nı yürütürken söylediği gibi:
‘Sosyal sorumluluk kampanyası kurum imajını geliştirmede, ürün farklılaştırmasında ve hem satışları, hem de bağlılığı arttırmada etkin bir yoldur.
Sonuç
Sonuç olarak, sosyal sorumluluk yoluyla oluşturulan güçlü bir imaj, organizasyonların 21. Yüzyıla lider durumunda girebilmeleri için zorunluluk haline gelmektedir. Artan rekabet ortamında kalite, fiyat ve hizmet kalitesi kurumlan birbirinden farklılaştırıcı faktörler olmaktan çıkmaktadır. Böyle bir ortamda kurum imajı büyük önem kazanmaktadır, işte etkili, güçlü ve uzun vadeli bir kurum imajı oluşturmak için, işletmelerin sosyal sorumluluk anlayışına sahip bir işletme olduklarını her faaliyetlerinde göstermeleri gerekmektedir Görüldüğü gibi günümüzde iyi bir kurum imajına sahip olmak, sosyal sorumluluk bilincine sahip bir kurum olmaya bağlı olmaktadır.
Kaynakça
-  CERTO Samuel C.; Modern Management, Seventh Edition, U.S.A: Prentice Hall, 1997.
-    COSTLEY Dan L. - MELGOZA Carmen Santana - TODD Ralph; Human Relations in Organizations, Fifth Edition, U.S.A: Prentice Hall Inc., 1994.
-    CUTLIP Scott M. - CENTER Allen H. - BROOM Glen M.; Effective Public Relations, Seventh Edition, U.S.A: Prentice Hall Inc, 1994.
-   EREN Erol; İşletmelerde Stratejik Planlama ve Yönetim, İstanbul: İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Yayınları, 1987.
-   GEE Bobbie; Creating A Million Dollar Image For Your Business, U.S.A: PageMill Press, 1995.
-    GÜZELCİK Ebru; Küreselleşme ve İşletmelerde Değişen Kurum İmajı, İstanbul: Sistem Yayıncılık, 1999.
-    HINER Glen; “Environmental Reputation: Influencing Consumer Behavior”, Corporate Image: Communicating Visions and Values (Konferans Tutanakları), U.S.A: The Conference Board Inc., 1993.
-   HOWARD Steven; Corporate Image Management, Singapore: Butterworth-Heinemann, 1998.
-    PRINGLE Hamish - THOMPSON Marjorie; Marka Ruhu, Çev: Zeynep Yelçe- Canan Feyyat, İstanbul: Seal a Yayıncılık, 2000.
-   RANSON Robert; Advertising is a Waste of Money, U.S.A: HRD Press, 1994,
-     SENGE Peter; “Daha İyi Bir Dünya Yaratmak”, Executive Excellence Dergisi, Sayı: 12, Mart 1998.
-   YOUNG Davis; Building Your Company’s Good Name, U.S.A: American Management Association, 1996.







Ebru Güzelcik URAL

19 Kasım 2014 Çarşamba

Seçim Kazandıran 5 önemli kriter

by karamanni  |  in Lobi at  08:59:00
Son bir kaç gündür Roma’dayız. Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği’nin 47. Yıllık Konferansı için dünyanın dört bir yanından gelen 249 delege, dünya siyasetinde ve özellikle de siyasi danışmanlık işinde “Dün ne oldu? Yarın neler olabilir? Sorularına cevap arıyor. 



Konferansın en önemli konuşmacı hiç şüphesiz ki, Obama’nın kampanya yöneticisi Jim Messina. Messina, dün yaptığı konuşmaya Bill Clinton’dan bir alıntıyla başladı: "Her seçim gelecek için yapılan bir referandumdur”. Messina konuşurken, Obama kampanyasının dünya siyasi iletişim tarihini ikinci kez nasıl değiştirdiğini örneklerle ve çok net tanımlamalarla anlattı. 
Messina’nın konuşmasını daha ayrıntılı olarak aktarabilmek pek mümkün değil. Çünkü konuşmasından önce katılımcılara Messina’nın sunumunun medya vasıtasıyla yayılmaması özellikle rica edildi. 
Ama dün ve bugün yapılan oturumların toplamından siyasetle ve siyasi iletişimle ilgili olan herkese aktarabileceğimiz beş önemli ders var: 
1- Ülkenin (veya aday olduğunuz kentin) en önemli sorunları ve onların çözümüne ilişkin rakibinizden çok daha iyi olmanız yetmez, kampayanız boyunca yürüteceğini tüm siyasi tartışmayı ve iletişimi de bunun üzerine kurmanız şarttır. Özellikle de ekonomi üzerine. Değerler üzerine iletişimini kurgulayan partiler ve adaylar ile rakibin söylediğine cevap vermeye odaklanmış olanlar her yerde kaybediyor. 
2- Eğer seçim kampanyanızla ilgili olarak yapmakta olduğunuz her şey akıllı cep telefonlarına uygun değilse seçimi kaybetmeye mahkumsunuz. Kampanyanızdan önce şunlardan emin olmalısınız: İnsanlara akıllı cep telefonları vasıtasıyla ulaşabiliyor musunuz? Seçmenin isteklerini, taleplerini, sizing politikalarınızla ilgili düşüncelerini akıllı cep telefonları vasıtasıyla öğrenebiliyor musunuz? Cep telefonlarında yaptıklarınızla insanların dikkatlerini ve ilgilerini çekip onları motive edebiliyor musunuz? Tüm bunlar için altyapınız var mı?

3- Genç seçmenleri, üniversite öğrencilerini kazanmada rakibinizle kıyaslanmayacak kadar iyi değilseniz, sizin için alarm zilleri çalıyor demektir.
4- Rakip aday veya partiyle yapmakta olduğunuz tartışmalarda fikri ve psikolojik üstünlüğe sahip olamıyorsanız geçmiş olsun, kaybettiniz demektir.
5- Sosyal ve dijital kampanya ekibiniz yoksa veya önemsiz bir ekipse işiniz eskisine oranla çok daha zor. 


Roma’daki konferans yarına kadar sürecek. Yarın akşam yapılacak gala yemeği ile son bulacak. Bu konferansa katılamayanlara ise şimdiden bir müjdemiz var. Bu konferansın Avrupa versiyonunu 2015 Mayıs başında İstanbul’da düzenleyeceğiz. Şimdiden yerlerinizi ayırtınız. 




Twitter/necatiozkan

18 Kasım 2014 Salı

Blog'mu açmak istiyorsunuz? Açılmışı var. :)

by karamanni  |  at  23:16:00
İletişim alanına ilgi duyan, bu alanda yazılar yazan yada okumalar yapan arkadaşlar bunları başkaları ile paylaşmak isterlerse, bu isteklerini İLETİŞİM bölümünden mesajla belirtmeleri yeterlidir. İstekli arkadaşlara yetki verilerek, paylaşımda bulunmaları sağlanacaktır.

Blog Hakkında
Yüksek lisans çalışmaları sırasında yaptığım dijital okumaları paylaşarak başladığım bu serüvende İnsanların aradıkları kaynakları derli toplu bir yerde bulmalarını amaçlamıştım. Bu süreçte ziyaretçi sayısı git gide artmaya başladı. Tabi ki blogun biraz karışık ve tasnif gereksinimi ortada. Profesyonel bir görüntüsü de yok. Ancak işlerim yoğunluğu arttıkça daha az ilgilenir oldum. Sürekli artan ziyaretçi sayısı bir ihtiyacı giderdiğini gösteriyor. Şimdilik günlük 4-5 bin ziyaretçisi olan bir platforma dönüştü. Bu da azımsanmayacak bir rakam sanırım.



Şu anda 3 yazarla idare ediyoruz 4. yazar sen ol....

Amatör, profesyonel farketmez blog paylaştıkça güzelleşir :)

Size nacizane tavsiyem zaman kaybetmeden sizde burada paylaşımlarınızla yerinizi alın :) :) :)

14 Kasım 2014 Cuma

Kısaltmalarla ünvanlarınıza karizma katın

by karamanni  |  in imaj at  12:27:00

CEO, COO, CGO, CFO, CIO, CTO, CGO, CISO, SEO Nedir? 

Ne kadar karizma kelimeyi bir araya getirirseniz o kadar hoş oluyor.  

Mesela ; 
CAD,”creative art director”
CAA “creative art animator”
PSO “product sharing Officer” Ürün Sevkiyat müdürü
PİV “product information visitor” Ürün Bilgilendirme Memuru
Ne diyorsunuz Şık oluyor değilmi?  

CEO—Chief Executive Officer
Aslında herkesin sürekli duyduğu ancak anlamını gerçekten bilmediği bir terim daha ötesi bir unvan, CEO İngilizce olarak Chief Executive Officer’ın kısaltılmış halidir işin aslına Türkçe olarka bakarsak İcra Kurulu Başkanı anlamına gelmektedir. Baş Yönetici

CIO—Chief Information Officer
Baş Danışman , Bilgi sistemleri grubu başkanı, Bilişim Kurulu Başkanı
CIO bir şirketteki bilgi ve teknoloji sistemlerini en optimum şekilde çalışacak, şirket bünyesinde işlemler nasıl gerçekleştirilecek vb. gibi durumlardaki en üst düzey yönetici olarak kabul edilebilir.

CTO—Chief Technology Officer
Teknolojiden Sorumlu Başkan 
İlk bakışta yaptıkları iş itibari ve isimlerinin günlük kullanımlarındaki yanlış bağlantıları nedeniyle CIO yani Bilgi Sistemleri Başkanı ile aynı iş yaptığı düşünülebilir ancak şirket içinde kullanılan teknolojilerin bilgi sistemleri ile her zaman birebir bağlantılı olmadığı düşünülürse aynı unvan olmadığı belli olmaktadır.

CISO – Chief Information Security Officer
Bilgi Güvenliği Yöneticisi , Bilgi güvenliğinden sorumlu başkan, Bilgi Güvenliği Yöneticisi

CFO—Chief Finance Officer
Mali İşler Müdürü , Finans grubu başkanı, Finans Müdürü

CLO — Chief Legal Officer
Türkçe çevirisi birebir olmasa da Hukuk  Grubu Başkanı diyebiliriz.

CGO—Chief Government Officer
Orta Düzey Yönetici “memur” , Baş Devlet Memuru

CGO — (Chief Growth Officer) Genişlemeden sorumlu başkan olarak belirtilebilir. Şirketin iş sahasındaki gelişmelerinden, büyümesine kadar önemli ve stratejik rol oynayan bir unvana sahip diyebiliriz.

COO—Chief Operating Officer
Genel Müdür , Operasyonlardan sorumlu başkan, Uygulayıcı Genel Müdür, Operasyon Direktörü Operasyondan sorumlu başkan, operasyon sorumlusu diyebiliriz. Şirket içi iş operasyonlarında örnek vermek gerekirse bir ürünün satış takip süreçlerine kadar sorumlu unvan diyebiliriz.

CMO— (Chief Marketing Officer)
Pazarlama ve satış grubu başkanı
Günümüzde çok sık kullanılan bir terim olan Marketin teriminden yani “Pazarlama, satış  başkanı” olarak adlandırılabilir.

CAO— (Chief Advertisement Officer)
Reklam ve medya grubu başkan
Yani Reklam’dan sorumlu başkan olarak adlandırılabilir. Aslına bakarsanız pazarlama ve satış kısmı ile ciddi olarak bağlantılı bir unvan demek yanlış olmayacaktır sanırım.

SEO – Search Engine Optimization
Arama Motoru yöneticisi



Duygusal Bağ Meselesi Tedavülden Kalkmalı

by karamanni  |  in reklam at  11:41:00
"Tüketiciyle duygusal bağ kurmalıyız." "Tüketiciyle duygusal bağ kurduk." gibi cümlelerin tamamın tedavülden kalkmalı. reklam aleminin en sahtekar söylemlerinden biri bu.
Tüketicinin "neden başka bir marka değil de senin markanı satın alayım?" sorusuna cevap vermeye aklı, fikri, markalama bilgisi yetmeyen kim varsa, bu yalanlara sarılıyor: Tüketiciyle duygusal bağ kurmalıyız.

Otomobil reklamı yapıyorsa, standart bir erkeğin otomobiliyle ilişkisinden genel geçer bir durumu alıp reklama çeviriyor. Sonra da diyor ki, tüketiciyle duygusal bağ kurduk. Neden bir otomobil markalarından birini değilde o otomobil markasını alsın sorusuna cevap veriyor mu? Hayır. Peki, duygusal bağ kurabildik mi? o da hayır, harika.

peynir reklamı yapıyorsa, çocuk-peynir ilişkisinden iki espiri.. tamamdır. Ne yaptık? Tüketiciyle duygusal bağ kurduk. Peki, neden diğer peynir markalarından birini değilde o peynir markasını alsın sorusuna cevap veriyor mu? hayır.

Dünyanın en kolay işi: reklamını yaptığın kategoriyle ilgili genel geçer bir duygu bul, onunla ilgili bir espiri türet, sonradan logoyu koy, al sana duygusal bağ. sonra reklamveren satışlara bakıyor:  nerede yanlış yaptık acaba?

Reklamcının ve pazarlamacının kaçak güreşebilmesi için reklamcılar, pazarlamacılar, araştırmacılara ve danışmanların ortaklaşa bulduğu bir safsatası tüketiciye duygusal bağ kurmak.

Prestij Meselesi
Mesela "prestij" de bir duygudur. 180 bin euroluk bir arabayı neden alırız ki? Çok aşikar. Meslektaşları, komşuları, arkadaşları, çevreyi etkilemek için. Kendimizi ödüllendirmek için. Ancak bunu softipofti duygusal reklamlarla yapamazsınız.
Arabanın mühendisliği ve rakiplerinin bir zafiyeti gibi konularada mantıklı bir satın alma sebebi sunmalısınız. Cadillac lüksün, prestijin simgesi iken, Mercedes Amerika paarına ilk girişte Cadillactan yaklaşık iki kat pahalı girmiştir. Bu çok mantıklı bir sebep sunar: daha pahalıdır, o zaman daha lükstür, daha prestijlidir.

Eğer tanıtım fiyatına gibi bir saçmalıkla, pazara Cadillacın üçte iksi fiyatına girseydi, reklamlarında da duygusallıkları sergileseydi, ne olurdu? sizi düşünün.
Aynı şey, saati 15 liralık bir saatten daha iyi göstermeyen Rolex için de geçerlidir. Rolexi prestijin zirvesi yapan reklama cümlesi yine mantıksaldır: Bir Rolex iki yılda el işçiliğiyle üretilir. 1900lerin başlarında Rolexi prestijin, lüksün zirvesine yerleştiren duygusal cümle budur.

Tüketicinin markalarla duygusal bağa falan ihtiacı yoktur. Kimse peynirle, otomobille, hijyenik pedle, cep telefonu operatörüyle, bankayla duygusal bir ilişki yaşamaz. Siz hiç "Çok çok çok! Ünlü oyuncu bilmem kim hijyenikpedinden ayrıldı!" diye bir haber gördünüz mü? Bankasından ayrıldı diye bunalıma giren, kendin eve kapatan, sonrada hızını alamayıp karşısına çıkan her bankada hesap açan bir kadın gördünüz mü?

Tüketici sorar: neden başka markaları değil de senin markanı satın alayım?
Buna tüketiciye mantıklı gelen rasyonel bir cevap verebilirseniz zaten tüketici gider o markayı satın alır, kullanır. Beğenirse vaadinizi karşılıyorsa zaten kendiliğinden bir bağ oluşur, o markayı kullanmaya devam eder. Bu bağın bahsedilen o duygusal bağ ile alakası yoktur. Oluşan duygu, rasyonel tatminin yarattığı başka bir duygudur.

Fakat bir reklamcı pazarlamacı veya danışman size duygusal bağdan bahsediyorsa, markanın rakip markaların henüz söylemediği ya da asla söyleyemeyeceği rasyonel bir faydasını bulamamışsa cebinize dikkat edin.



Hulusi DERİCİ/ Advertising Age-Eylül'14

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Kurumsal İletişimin Önlenemeyen Yükselişi

by karamanni  |  in sorumluluk at  19:57:00
İddialı bir başlık olduğunun farkındayım ancak gazetecilikten kalan, yazıyı okutmak için dikkat çekici başlık atma iç güdüsüyle yapılmış bir hareket olarak algılanabilir. Yine de bu yöndeki inancımı anlatmak için yeterli. Bilindiği gibi Kurumsal iletişim aslında halkla ilişkiler disiplininden türemiş bir iş kolu. Dahası, çok genç bir iş kolu. Uluslararası alanda kurumsal iletişim konulu ilk makalelerin 80’li yılların sonlarına doğru yazıldığına dair bilgiler var. Ancak bir Google taraması yaptığınızda kurumsal iletişim (corporate communications) hakkında yazılan makalelerin büyük bir bölümünün 2000’li yıllarda yazıldığını görürüz. Bu durum, aslında kurumsal iletişim mesleğinin gelişim gösterdiği dönemi işaret ediyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Daha önceleri basın müşavirliği sonra basın danışmanlığı olarak adlandırılan birimler 24 Ocak kararları ile serbest piyasa ekonomisine geçiş, Türk şirketlerinin dünya ile tanışmaları, ortaklıklar kurmaları ve yabancı şirketlerin Türkiye’de yatırım yapmalarıyla iletişim fonksiyonu evrilerek halkla ilişkiler formuna dönüştü. Türkiye’de de kurumsal iletişim fonksiyonunun profesyonel bir uzmanlığa dönüşmesi ve öneminin artmasının bir göstergesi de meslek profesyonelleri arasında ortaya çıkan örgütlenme ihtiyacından doğan Kurumsal İletişimciler Derneği’dir. Bu mesleğin birtakım standartlara kavuşması ve mesleğin gelişimine katkı sağlanması amacıyla 2009’da Kurumsal İletişimciler Derneği faaliyete geçti.

Son 10 yıllık periyodda ise yukarıda da altını çizdiğim gibi kurum içindeki iletişim ihtiyacı arttığı ve bünyesine başka süreçleri de kattığı için bir kurumun bütün iletişim süreçlerini kapsayan kurumsal iletişim kavramı altında toplandı. Geleneksel halkla ilişkiler çalışma konularına (medya ilişkileri, lider iletişimi, konu yönetimi, kriz yönetimi vb) ayrıca dış kaynak kullanımı çok tercih edilmeyen governance, devletle ilişkiler, medya planlama-satın alma, iç iletişim, sosyal medya yönetimi, varsa alt markalarla ana marka arasında sinerji yaratma ve tüm markalara hizmet edecek şekilde süreçleri koordine etme gibi işlevler eklenince karşımıza bugünkü yapı çıktı.


Pazarlama İletişimi
Aslında yukarıda bahsettiğimiz dönem, bir iletişim fonksiyonunun geliştiği dönem oldu: Pazarlama iletişimi. Bu dönemde özellikle pazarlama iletişiminin iş sonuçları somut olarak ölçülebildiği için kurumsal iletişimin kazandığı fonksiyon önemsiz(!) gibi görünmeye başladı. Çünkü kurumsal iletişim kurumun algı ve itibarını yönetiyordu. Ölçümlenme araçları fazla değildi (dönemsel itibar araştırmaları). Dahası bir kurumun itibar bileşenleri, sadece iletişimin konusu olan unsurlar değildi (Finansal sağlamlık, yatırımcı güveni, o denemde genel ekonomideki durumun tüketici güvenine yansıması gibi).

Ancak 2008’de ortaya çıkan ve hala etkilerini yaşadığımız ekonomik kriz bir kez daha kurumsal iletişim kavramının önemini gözler önüne serdi. 2008 ekonomik krizinin çıkış nedeni olarak, kurumların (hatta devletlerin) doğru olmayan bilanço açıklamaları yani yetkili otoriteleri ve kamuoyuna doğru bilgileri vermemeleri gösterildi. Dahası denetim mekanizmaları da (devletler, rating şirketleri) görevlerini yapmadıkları gerekçesiyle suçlandı, yapanlar bile töhmet altında kaldı. Dünyada büyük bir güven erozyonu yaşandı.

Siyaset, ekonomi ve sosyal bilimcilerin bir çoğu, yaşanan ekonomik kriz sonrasında dünyanın artık eski dünya olmayacağı konusunda neredeyse tamamen aynı görüşü paylaşıyorlardı. Beklentiler söyle sıralanıyordu:
Siyasi acıdan;
-ülke ekonomilerinde hükumetlerin rolü artacaktı,
-ekonomik alanda daha fazla regulasyon kendini hissettirecekti,
-diğer yandan daha çok düzenleme beklentisi, düzenleyici kurumların rol tariflerini ve etkinliklerini de yeniden ele alma ihtiyacını ortaya koydu (G-8,G20, IMF, Merkez Bankaları).

Sosyal Sorumluluk Projelerinden Sosyal Medyaya
Sosyal acıdan konuya yaklaştığımızda ise kriz sonrası çalışma hayatı ve iş gücü pazarının negatif etkilenmemesi mümkün değildi. Çünkü ülkelerin büyümeleri yavaşlayacak -hatta belki gerileyecek- istihdam da bundan olumsuz etkilenecekti. Nitekim bugün geldiğimiz noktada krizin bütün bu olumsuz etkilerini görüyoruz.

Bu dönemi takiben tüm dünyada kurumlar dünya kamuoyunun, kitlelerin güvenini yeniden kazanmanın yollarını aramaya başladı. İşte bu noktada, kurumsal iletişim fonksiyonu bir kez daha taşıdığı rolün önemini gösterdi. Kurumlar hatta devletler bu güven tazeleme süreçlerinde kitlelerin ihtiyaçlarını gözönüne alan sosyal sorumluluk projeleri hayata geçirmeye başladılar. O dönemden sonra dünyada  ve Türkiye’de de sosyal sorumluluk projelerinde ciddi bir artış görülmektedir. Bununla birlikte bu amaçlara hizmet etmek üzere birçok dernek ve vakıf kurulmuş, varolanlar da proje hacmini artırmışlardır.

Diğer taraftan, online dünyanın etkinliğinin artması da kurumsal iletişime yeni yetkinlik alanları ekledi. Geleneksel medya kanalları dışında, artık sokaktaki insan tarafından şekillendirilen bir online dünya var. Dolayısıyla, bu alanda da markanın/kurumun kendini nasıl konumlayacağı ve nasıl davranacağı itibar üzerinde önemli bir değişken olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle de kurumsal markalar kendilerini daha fazla ortaya koyma yoluna gidiyorlar. Örneğin dünyanın en büyük FMCG şirketleri olan Unilever ve P&G bile televizyonlardaki ürün reklamlarının yanına kurumsal markalarını koymaya başladı. Bu çok önemli stratejik bir değişim kararıdır. Yani bir pazarlama iletişimi uygulamasında kurumsal markadan (ki yönetimi kurumsal iletişimin sorumluluğundadır) destek alma noktasına gelindi.
Bir önceki paragraftan devam edelim. Aslında sosyal medya olarak adlandırdığımız bu yeni gelişme doğrudan krizle bağlantılı değil, daha çok sosyolojik acıdan bakıldığında bireyselliğin zirveye çıkışı olarak yorumlanabilir. Günümüzde yaşanan sosyal medya gerçeği şu anda hiç bir medya organının sahip olmadığı bir erişim gücüne işaret ediyor. Kurumlar dolayısıyla kurumsal iletişim acısından bu durum hem fırsat hem de bir risk. Bu nedenle de kurumsal iletişim departmanları bünyesinde sosyal medya yönetim bölümleri meydana getiriliyor, buralarda uzmanlar istihdam ediliyor. Diğer yandan Türkiye’de kanun koyucu özellikle ticaret kanunu çerçevesinde kurumların resmi web sitelerinde yer alması gereken bilgileri belirliyor ve buralarda yayımlanmasını zorunlu kılıyor. Sadece bu neden bile özellikle yatırımcı ilişkilerinin yönetilmesi ve kamuoyunun sağlıklı bilgilendirilmesi açısından kurumsal iletişim profesyonellerine ciddi bir sorumluluk yüklüyor.
İyi yönetişim ve şeffaflık
İşte bu noktadan hareketle kurumsal iletişim kavramının kendisini gösterdiği bir başka alanla daha karşılaşıyoruz: Governance ve transparency (iyi yönetişim ve şeffaflık). Kurumsal iletişim fonksiyonu tarafından oluşturulan bilgilendirme politikaları ile hedef kitleler (devlet, müşteriler, ortaklar, yatırımcılar, kamuoyu) kurum hakkındaki bilgileri açıklıkla edindiklerinde olumsuz bir içerik olsa bile (örneğin zarar açıklaması) gösterilen samimiyet algıyı pozitifte tutuyor.
Kurumsal iletişim çalışma alanının son 10 yılda alabildiğine genişlediğini söylerken aslında en önemli işlevlerinden birinin de kurum içi iletişimi yönetmek olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim Üyesi Yardımcı Dç. Dr. İdil Karademirlidağ Suher, 2011’de Pİ dergisinde yer alan makalesinde “Kurumsal iletişime reddeden başlamalı? Cevap kısa; bir kurumun iletişimi önce o kurumun içinden başlar” diyor ve devam ediyor:
Bilgilendirme: Kurum hedef ve stratejileri, güncel çalışma sonuçları,ürünler vb. gelişmeler hakkında çalışanlarını bilgilendirmelidir. Hedef, çalışanın kendi iş çevresini tanıyarak, dışarıdan gelebilecek soruları yanıtlayabilmesi ve verimli olarak çalışabilmesi için gerekli bütün bilgilere sahip olmasıdır.
Motivasyon: Çalışanlar, kurumun değer yargıları iletilerek, kurumun insancıl tarafı gösterilerek ve kurumla duygusal bağlantılar oluşturularak motive edilmeledir. Hedef, çalışanların kişisel aktivitesini, yaratıcılığını ve memnuniyetini geliştirmektir.
Yönetmeli: Çalışanların kendilerine bir yön bulmalarını ve kurumla bütünleşmelerini sağlamalı, sadakat yaratılmalıdır, iletişim inandırıcı ve kişisel olmalıdır. (Okay&Okay 2005)”
Suher bu söylediklerini de şöyle bir örnekle somutlaştırıyor:
“Chicago’da Pantry adlı bir lokanta, ki bu lokanta 24 saat açık olması ve 1924 yılından beri kapısının hiç kapanmamasıyla ünlü... Buradaki tüm çalışanlar, ölene kadar bu işletmeden ayrılmadan çalışıyor. Bu lokantaya gittiğimde duvarlarında 49 yıldan fazladır bu işyerinde çalışan garsonun, 95inci yaşını aynı işyerinde kutlarken çekilmiş fotoğrafının yanına yazılmış şu açıklama dikkatimi çekti; ‘Yürüyerek işe gelecek kadar yakın bir evde yaşamış. Chicago’dan hiç ayrılmamış ve çalışamayacak duruma geldiğinde dahi her sabah bu iş yerine gelmeye devam etmiş ve tabii ki bir patron gibi karşılanmış.’O an kurumsal iletişimin gücüne özellikle çalışan iletişiminin önemine bir kez daha inandım.”
Aslında kurumsal iletişimin fonksiyonunu, iç iletişim anlamında kuvvetli tutan şey sadece çalışan memnuniyeti ve sadakati yaratmakla sınırlı değil. Yazı boyunca konuştuğumuz ve aslında bu yazının konusu olmayan bir sürü yeni gelişme, yani değişim söz konusu. Bu değişim konularının kurum içi ve çevresi tarafından da (çalışanlar, müşteriler, hissedarlar, iş ortakları vs) anlaşılması, benimsenmesi ve içselleştirilerek kurum kültürü içindeki yerini alması iyi bir değişim yönetimine (change management) olan ihtiyacı ortaya koymaktadır. Bu yönden bakıldığında kurumsal iletişimin sorumluluğu, ilgili birimlerle birlikte üstlendiği görülür. Değişim konusuna göre partner birimler değişmekle birlikte (IT, Strateji, İK, Finansman vs) kurumsal iletişim fonksiyonu yerini sürekli korumaktadır.
Sonuç olarak, yazının başında da belirttiğim gibi serbest piyasa ortamında rekabetin artması, her kurumun verecek bir mesajı olması, topluma, devlete ve ve diğer paydaşlarına kendini iyi anlatabilmesi, çalışanlarını motive edebilmesi, aidiyet yaratması ve ayrıca zamanın akışına uygun olarak yaşanan değişimi yönetebilmesi ve hazmedebilmesi kurumsal iletişim (ya da ileride adına her ne denecek ise…) fonksiyonunu her geçen gün önemli hale getirecektir. Tüm bu nedenlerden dolayı yazının başlığına olan inancımı tekrar etmek istiyorum. Üstelik bu sadece duygusal bir yaklaşım değil. Bunun ötesinde yukarıda anlatmaya çalıştığım olgular da bu trendi doğruluyor.


Suat Özyaprak
WWW.kid-tr.com

Proudly Powered by Blogger.